KIYAMET ve KARA DELİKLER
Stephen W. Hawking’in Zamanın Kısa Tarihi
[1] isimli eserinden birkaç alıntıyı aşağıya kaydedelim.

- Evren nereden çıktı? Nasıl ve niçin başladı? Sonu gelecek mi, gelecekse nasıl? Bunlar hepimizi ilgilendiren sorular. (sf. 7)
- Evrene ilişkin ne biliyoruz ve nasıl biliyoruz? Evren nereden gelip nereye gidiyor? Evrenin bir başlangıcı var mıydı, var idiyse ondan önce ne oldu? (sf. 13)

- Evrenin zaman içinde başlangıcı olup olmadığı sorusunu Kant 1781’de yayınlanan Salt Düşüncenin Eleştirisi isimli eserinde ele aldı.
[2] Buna göre evrenin sonsuzdan beri var olduğunu iddia edenlere karşı sonsuzdan beri var olmadığı iddiası da aynı değerdedir. Zaman kavramının, evrenin başlangıcından öncesi için hiçbir anlamı yoktur. (sf. 20).

- 1929 yılında Edwin Hubble gözlemine göre hangi yöne bakarsak bakalım uzaydaki yıldızlar bizden hızla uzaklaşıyordu. Yani evren genişliyordu. Şu halde eskiden cisimler birbirine bugünkünden daha çok yakın idiler ve cisimler tek bir noktada idi. Bundan dolayı da evrenin yoğunluğu sonsuzdu. Bu buluş, evrenin başlangıcı sorusunu en sonunda bilimin alanına soktu. Hubble gözlemleri evrenin sonsuz küçüklükte ve sonsuz yoğunlukta iken büyük patlama denilen bir anın varlığını gösteriyordu. Bu şartlarda bilimin bütün kuralları işlemez oluyor ve geleceğe ilişkin kestirimlerde bulunmak da imkan dışı kalıyordu. (sf. 21).
- Enerji arttıkça, frekans da yükselir. Işık dünyanın çekim alanından uzaklaştıkça, enerji yitirir ve uzaklık artar. Görelik kuramı mutlak zamanı çöpe attı. Bu, ikizler paradoksu ile açıklanır. Bu yeni uzay ve zaman anlayışı evrene ilişkin görüşümüze kökten değişiklikler getirdi. Temelinde değişmeyen, varolan ve varolmayı sürdürecek olan bir evren görüşü, artık geriye dönmemek üzere yerini dinamik, geçmişte sonlu bir zaman öncesi başlamış ve gelecekte sonlu bir zaman sonra bitebilecek genişleyen bir evren kavramına bıraktı. … Roger Penrose ve ben (Hawking) gösterdik ki, Einstein’in genel görelik yasası kuramı, evrenin bir başlangıcının olması gerekir ve olası bir sonu. (sf. 45-46).
- Bütün bildiğimiz evrenin her bir milyar senede yüzde beş ila on arası genişlediğidir. Şundan eminiz ki, evren günün birinde çökecekse bile en azından on milyar senedir genişlemekte olduğundan bu, on milyar seneden önce gerçekleşmeyecektir. O zamana dek insanoğlu güneş sisteminin dışında koloniler kurmamışsa sönen güneşimizle birlikte çoktan yok olup gitmiştir. (sf. 58). Güneşimizin yaklaşık beş milyar yıl yetecek kadar yakıtı var herhalde. Yıldızın yakıtı bitince soğumaya ve büzüşmeye başlar. (sf. 95).
- Şu soru hâlâ duruyor: Yasalar ve evrenin ilk durumu nasıl ya da niçin seçilmiştir?... Genel görelik kuramına göre geçmişte, zamanın gerçek anlamıyla başladığı büyük patlama denen sonsuz yoğun bir durumun olması gerekmektedir. Benzer biçimde, gelecekte bütün evren çökecek olursa, büyük çatırdı denen ve zamanın bittiği başka bir sonsuz yoğun durumun olması gerekmektedir. Evrenin tümü çökmese bile, kara delikleri oluşturmak üzere çöken bölgelerde tekil noktalar ortaya çıkacaktır. Bu tekillikler, kara deliğin içine düşen herkes için zamanın sonu anlamına gelmektedir. Büyük patlama anında ve diğer tekil noktalarda bütün yasalar işlemez olacağı için… (sf. 181).
…
Kur’ân’ı Kerîm’den anlaşıldığına göre insanoğlu yaratılmadan önce yeryüzü, onun yaşayabileceği kıvama getirilmiştir. İnsanoğlu bu dünyaya özgü bir varlık olarak madde-ruh bütünü şeklinde yaratılmıştır (İnsan, maddesiyle bu dünyaya, ruhuyla/-nefs- mânâ âlemine özgüdür). O, bu dünyada yaşayacak ve burada ölecektir. Kıyamet sonrası dirilişi de yine değişime uğrayacak olan bu dünyada (mahşer) olacaktır. Bütün kutsal dinlerde kıyamet denilen bir inanç vardır. Buna göre Allah, kainatı yaratmış ve ona bir ömür biçmiştir (bkz. Ahkaf Suresi, 3). Vakti gelince kıyamet kopacak ve ardından insanlar yeniden diriltilip mahşerde hesaba çekilecektir. İçinde yaşadığımız yeryüzü ve gökler ise başka bir şekle dönüşecektir (tebdîl). (bkz. İbrahim Suresi, 48).
Dünyamız, içinde bulunduğu Güneş sistemi ile birlikte bir bütündür ve onun bir felekte/yörüngede yüzdüğüne işaret edilir Kur’ân’da (bkz. Yasin Suresi, 40). Kimi araştırmacılar kainatın sürekli genişlemekte olduğunu (konuya ilişkin ayet için bkz. Zariyât Suresi, 47) ifade ile onun şu anki durumuna dair iki temel yaklaşımı ileri sürerler: A- Kainat sürekli genişler ve tıpkı bir balon gibi genişleme neticesinde patlama olur. B- Genişleme belli bir zaman sonra durur ve geri çöküş başlar. Böylece bütün maddeler birbirine yaklaştıkça çekimin de artmasıyla büyük çöküş yaşanır. Her iki halde kıyamet kaçınılmazdır. Yapılan hesaplamalar âlemin yaşının 15 milyar yıl olduğuna işaret eder. (Yukarıda görüleceği üzere Hawking 10 milyar yıldan bahseder). Eğer ki, kâniat genişliyorsa bu durumda: Sürekli genişleyen bir âlemde entropi yükselmesiyle öyle bir ân gelecektir ki, bu ya balonun patlaması şeklinde büyük bir kozmik çöküş/kıyamet olacaktır ya da ısısını kaybeden bir âlemin donması (büyük donma) olacaktır. Her iki durumda da hayatın devam etmeyeceği anlamı çıkmaktadır. Dahası maddî yapısından her saniye 4 milyon ton [?] miktarında madde kaybına uğrayan Güneş’imiz bir gün süpernova şeklinde patlayacaktır ki, bu da kaçınılmaz görünmektedir. Zira ısı ve ışık olarak kainata gönderilen enerji bir daha Güneş’e dönmemektedir. Bütün bunların ötesinde ‘kara delik’ denilen ve yakınlarında bulunan bütün güneş sistemlerini bir anda hortum gibi yutan gök cisimleri de artık bizi yakından ilgilendiriyor. Zira kainatta çeşitli yerlerde varlığı görülen ve fotoğrafları çekilen kara delikler, yakınlarında bulundukları güneş sistemlerinin kıyametini hediye ediyor onlara! Evren hali hazırda öyle kritik bir yaşta ve dengede bulunuyor ki, her an kıyamete hazırdır. Ancak unutmayalım ki bu her ân, evrenin yaşı olan 15 milyar yıl içinde noktasal bir değer gibidir. Aşırı yoğun ve kapalı bir evrende çekim kuvveti egemen hale gelince her şey kendi içine çöker hale gelecek... Gökyüzü prese girmiş portakal misali ‘yarılacak’... Uzay sonsuz ufuklardan tersine bir hareketle süratle kapanmaya başlayacak... Sema aşırı sıcaklık nedeniyle bir baştan bir başa kıpkırmızı bir renge boyanacak... Evrenimiz artık açılan bir çiçek gibi değil; kapanan, kapanmakta olan narin ve zarif bir kırmızı gül goncası haline dönüşecek. Bilim bize bunları açık açık anlatıyor! Bir de Kur’an’a bakalım o ne diyor?: “Gökyüzü yarıldığı, gül gibi kızardığı zaman haliniz nice olur!” (Rahman Suresi, 37). (geniş bilgi için bkz. Taşkın Tuna, Uzayın Sırları, sf. 369.)
Kıyamet ile ilgili dikkat çekici bulgulardan biri kara deliklerdir. Yanında kara deliğin fotoğrafının da bulunduğu şu habere bir göz atabiliriz: “Bugüne dek bilinen en büyük kütleli kara delik keşfedildi. Yahoo internet sitesinde ABD’nin köklü bilim kurumu Jet Ppropulsion Laboratory’ne dayanılarak verilen habere göre astronomi katalog numarası ‘M87’ olan kara delik, Dünya’nın 50 milyon ışık yılı uzağında bulunuyor. Texas Austin Üniversitesi’nden astrofizik uzmanı Karl Gebhardt ile Max Planck’tan Jens Thomas, ‘kara deliklerin galaksi oluşumunda yeni bilgiler sağlayacağını’ söyledi. Kara deliğin kütlesi Güneş’in tam 6 milyar 400 milyon katı.” (10 Haziran 2009. Zaman gazetesi).
…
Kur’ân’da anlatıldığı üzere kıyamet ile ilgili bazı hususlara değinebiliriz: “Kıyamet vakti hakkındaki bilgi ancak Allah katındadır.” (bkz. Lokman Suresi, 34). “Onlar kıyametin ansızın başlarına gelmesini bekliyorlar. Halbuki onun alametleri gelmiştir.” (bkz. Muhammed Suresi, 18). “Kıyamet yaklaştı, Ay yarıldı!” (bkz. Kamer Suresi, 1). “Güneş dürüldüğü (kuvvirat), yıldızlar saçılıp döküldüğü, dağlar yürütüldüğü, gebe develer (bile) salıverildiği, yabanî hayvanlar toplanıp bir araya getirildiği, denizler kaynatıldığı, ruhlar (bedenlerle) birleştirildiği, diri diri toprağa gömülen kıza hangi suçundan dolayı öldürüldüğü sorulduğu, defterler açıldığı, gökyüzü sıyrılıp alındığı zaman…!” (Tekvir Suresi, 1-13). “Kıyamet koptuğunda artık onun vukuunu yalan sayacak kimse kalmayacaktır. O, alçaltıcı ve yükselticidir. Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar parçalandığı, toz duman haline geldiği…” (bkz. Vakıa Suresi, 1-6). “Kıyamet gününe yemin olsun! Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin olsun ki (diriltilip hesaba çekileceksiniz). İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı zannediyor?! Evet, bizim, onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter! Fakat insan önündekini (kıyameti) yalanlamak ister! Kıyamet günü de ne zamanmış! diye sorar. İşte, göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneşle ay bir araya getirildiği zaman! O gün insan kaçacak yer neresi?! diyecektir. Hayır, hayır! Kaçıp sığınılacak yer yoktur. O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.” (Kıyamet Suresi, 1-12). “Kıyamet mutlaka gelecektir. Bunda hiçbir şüphe yoktur!” (Mü’min Suresi, 59). “Sûr’a üflenince, Allah’ın diledikleri müstesna olmak üzere, göklerde ve yerde ne varsa hepsi ölecektir! Sonra ona bir daha üflenince bir de ne göresin, onlar ayağa kalmış bakıyorlar!” (Zümer Suresi, 68).
Ayetlerden anlaşıldığı üzere kıyamet kaçınılmazdır. Onun ne zaman olacağına dair bilgi sadece Allah katındadır. Ancak onun alametleri gelmiştir. Vuku bulduğunda yer küresinin içinde bulunduğu kozmik sistem bozulacak ve başkalarıyla değiştirilecektir. Bu da sûr denilen şeye birinci üfleme ile kıyamet; ikinci üflemeyle de ölüler diriltilmiş olacaktır ki, bu durum artık öteki dünyanın/ahiretin başlaması demektir. (Gerçi ferdî manada ölümle birlikte kişi öteki dünyaya geçmiş sayılır). Şimdi şu soruları sorabiliriz? Sûr denilen şey nedir? Nasıl bir şeydir? Bir de sırat köprüsü denilen, cehennem üzerine kurulu bir köprüden bahsedilir. Acaba bu nasıl bir şeydir? Bu sorulara tam bir cevap verebilmek biraz zor olsa gerek. Çünkü her şeyden evvel bizler öteki dünyayı bu dünyada var olan şeylerin yardımıyla anlamaya çalışırız. İnsan bilmediği bir şeyi düşünemez. Görmediğini ise gördükleri ile mukayese etmeye çalışır. Halbuki öteki dünyada var olan şeyler bu dünyadakiler ile aynı mıdır, benzer midir veya akıldan hayalden geçmeyen şeyler midir? Bu ise üzerinde çalışılabilir bir konudur.
“Kur’ân-ı Kerim’de cehennemden ve oraya girmeye müstehak olanlardan söz eden âyetlerin devamında, ‘İçinizden oraya uğramayacak hiçbir kimse yoktur; bu, rabbin için kesinleşmiş bir hükümdür’ denilmektedir. (Meryem 19/71). Âyetin tefsirini yapan âlimler çeşitli görüşler ileri sürmekle birlikte… cehennemin yanında kurulan, cennete de geçit veren bir nevi köprünün (sırat) bulunacağı, bu köprüden kurtuluşu hak edenlerin rahatlıkla geçeceği, diğerlerinin ise cehenneme düşmesini sağlayacağı anlaşılmaktadır…” (bkz. DİA/Diyanet İslâm Ansiklopedisi, Bekir Topaloğlu, Kıyamet mad, XXV, 521).
İşte bu noktada kara delik denilen ve kainatın muhtelif yerlerinde tesbit edilen şeyler dikkat çekicidir. Acaba şu ayetlerle kara delikler arasında bir ilgi olabilir mi?
- “Sûr’a üflendiği gün, bölük bölük Allah’a gelirsiniz. Gökyüzü açılır ve orada pek çok kapılar (ebvâb) oluşur” (Nebe’ Suresi, 18-19).
- “Bizim ayetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir. Suçluları işte biz böyle cezalandırırız!” (A‘raf Suresi, 40).
- “Ândolsun ki, biz, sizin üzerinde yedi yol yarattık. Biz yaratmaktan habersiz değiliz!” (Mü’minûn Suresi, 17).
- “Hayır, hayır! Yıldızların yerlerine/konumlarına (mevâkı‘ın-nucûm) yemin ederim ki, gerçekten bilirseniz, bu büyük bir yemindir!” (Vâkıa Suresi, 75-76)
Yukarıdaki ayetlerde işaret edilen gök kapıları ve yıldızların yerleri/konumları ne olabilir ki? (Bu manâda gökyüzünde bulunan burçlar ve onların yerleri ayrı bir bahistir). Bilindiği üzere kara delikler, büyük kütleli yıldızların ömürlerini tüketmeleri sonucu oluşan farazî gök cisimleridir ki, çekim gücü çok büyük olduğu için ona yaklaşan her şeyi kendine çekmekte ve çekim alanına giren şeyler maddî manada yok olmaktadır. Bunun yanında çekim gücünün etkisiyle icabında kimi yerlerde zaman durmaktadır (öte dünyadaki ebediyet böyle bir şey midir?). Acaba çekim alanına giren cisimler ne oluyor, nereye gidiyor, bunu bilemiyoruz. Kur’ân’ın sûr dediği şey acaba böyle bir şey midir? Ya da sûr’a ikinci üfleyişle birlikte insanların dirilmesi ve hesap vermek için Allah’ın huzurunda toplanmaları neticesinde oluşacak gök kapıları (sırat ?) kara delik gibi varlıklar mıdır? “Güneş dürültüğü / (İze’ş-Şemsü küvvirat)” (Tekvir Suresi, 1) ayetinde güneşin dürülüp büküleceği ifade ediliyor ki, kara deliklerin yuttuğu cisimlerin de ayette işaret edildiği üzere dürülüp bükülerek yutulduğu anlatılır konuya dair eserlerde. Bu manada güneşin de bir kara delik tarafından yutulacağını ya da güneşin bizatihi kendisinin kara deliğe dönüşebileceğini düşünebiliriz.
Bir de şu soru akla geliyor: Acaba kıyamet sadece bizim içinde bulunduğumuz güneş sistemi için mi geçerlidir yoksa bütün kainatı mı kuşatır? “Yer küresi kozmik değişikliğe uğrayıp bağlı bulunduğu sistemle birlikte başka bir şekil aldıktan ve büyük kıyamet koptuktan sonra farklı bir kozmik sistem içinde yer alan başka bir gezegende bir mükellefiyet âlemi ve ilâhî emaneti taşıyacak mükellef bir tür bulunacak mı? … Kur’ân-ı Kerîm’de insanın, tabiatın çok değerli bir varlığı olduğu belirtilmekte ve içinde yaşadığı kozmik sistemdeki her şeyin onun hizmetine sunulduğu haber verilmektedir… Ancak bu nevi beyanlar bütünüyle tabiatın sadece insan türü için yaratıldığı, işleyiş ve düzeninin yalnız onun varlığıyla paralel bir durum arzettiği mânasına gelmez… Aslında Kur’ân-ı Kerîm’in insanlar tarafından algılanamayan, fakat onlar gibi tabiatta yer alıp mükellefiyet taşıyan cin türüne dikkat çekmesi, beşer dışında başka mükelleflerin ve onları barındıran âlemlerin mevcudiyetine bir işaret niteliği taşımaktadır. Engin ilim, sınırsız kudret, kayıtsız irade, kesintiye uğramayan lutuf ve cömertlikle nitelenen yüce yaratıcının sıfatlarını, uçsuz bucaksız tabiat içinde bir nokta konumunda bulunan insan türü ve onu barındıran yer küresiyle sınırlandıran anlayışı, İslâm literatürünün tanıttığı ulûhiyyet makamının azametiyle bağdaştırmak mümkün görünmemektedir.” (bkz. DİA, Kıyamet mad., XXV, 522).
Kurân ayetlerini anlamaya çalışırken şu soruyu kendimize sorabiliriz: Her şeyden evvel Kur’ân ayetlerini bilimsel çalışmalar üzerinden yoruma tabi tutmak bizi ne kadar sağlıklı bir neticeye ulaştırabilir? Çünkü bilimsel çalışmalar sürekli gelişmekte, zenginleşmekte, eski bulguların yerini yenileri almakta ve böylece dinamik bir yapı arzetmektedir. Halbuki Kur’ân’ın verdiği bilgiler ise, müteşâbihleri istisna edersek, bilgi bağlamında sabitlik içermektedir. Bu durumda eğer ki, Kur’ân’ın falanca ayeti zaten şu yeni bulguyu anlatıyor/du dersek, bundan nice zaman sonra ortaya konulan yeni bir bulgu, eski bilginin doğruluğunu çöpe atarsa bu durumda Kur’ân’ın o konuda söylediğini farzettiğimiz bilgi de mi çöpe atılmış olacaktır?! Onun için bilimsel tefsir denilen böylesi izah tarzlarını sadece bir tür yorum olarak görmekte fayda vardır. Lakin şunu da hesaba katabiliriz: Kur’ân madem ki, biz inananlara yaşadığımız âleme dair de bilgi vermektedir, öyleyse onu aklın/bilimin bulguları ile de anlamaya çalışmamızda ne sakınca olabilir? Evet, zaten yapılması gereken şey, onu anlamaya çalışmak olmalı... Eğer bir isabet varsa ne âlâ yoksa yorum yanlışlığı müellifine aittir kaydını koyabiliriz. Allâhü a‘lemü bi’s-savâb/En doğrusunu Allah bilir.
Ahmet Çapku
14.06.2009
[1] Stephen W. Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, çev. Sabit Say-Murat Uraz, İstanbul 1988, Doğan Kitapçılık yay.
[2] Aslında kainatın başlangıcı ve zaman problemi İslâm filozofları tarafından Kant’tan çok önce tartışılmış bir konudur. A. Çapku.