Bu içerikler Bekir Akkaya tarafından oluşturulmaktadır .İçeriklerin izinsiz ya da kaynak belirtilip link verilmeksizin kopyalanması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na göre suçtur.

14 Kasım 2021

Türkiye’nin guguk kuşları /Kamil ÇAYIR/ İbrahim Çeçen Ünv. İslami İlimler Fakültesi Araştırma Görevlisi

Dikkat : Bu yazı  11.07.2015  15:26  tarihinde (STAR GAZETESİ) de yayımlanmıştır.

Guguk kuşunun hikâyesini okuyup, üstüne bir de sosyal medyadan belgesel videosunu izleyince, şu an yaşananları da göz önüne alarak Türkiye’de yetiştirdiğimiz/yetiştirilen insan cinsinden olan guguk kuşları geldi gözümün önüne. Buyrun, birlikte bakalım.

Nahl suresi 66 ve Müminun suresi 21. ayetinde Yüce Allah “Kuşkusuz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır.” buyuruyor. Gerçekten de dikkatli bir şekilde baktığımızda etrafımızda bulunan canlılardan birçok ders ve ibret alabilmek mümkün. İşte bunlardan biri de, kuşlar aleminin en üçkağıtçı, üşengeç ve aldatıcı üyelerinden biri diye tabir edilen guguk kuşu olsa gerektir.

Guguk kuşu, yumurtlama

zamanı geldiğinde kendini gizleyerek yuva yapan çiftleri gözler. Gözüne kestirdiği, yavrusunu başkalarına muhtaç etmeyeceğine inandığı bir kuşun yuvasına giderek oradaki yumurtalardan birini atar ve yerine, oradaki yumurtanın mükemmel bir kopyası olan kendi yumurtasını bırakır. Öyle ki, hangi kuşun yuvasına yumurtasını bırakacaksa kendi yumurtasını da o kuşun yumurtasının renk ve desenine göre yumurtladığı da söylenmekte. Böylelikle işin zor kısmını üvey annenin sırtına yükleyerek beklemeye koyulur. Dışarıdan bakıldığında bırakılan yumurtanın diğerlerinden farklı olduğu fark edilse de üvey anne bunu anlayacak kadar zeki değildir, bundan habersiz kuluçkaya yatmayı sürdürür.

Guguk kuşunun yumurtası genelde ev sahibi yumurtalardan önce civciv çıkarır. Çıkan civciv daha gözleri açılmamış ve tüyleri bile çıkmamış haldeyken sanki öğretilmiş gibi yuvada bulunan diğer yumurtaları aşağı atar. Amaç; hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı annenin yavrularına bakma içgüdüsünden yararlanmak ve kendisinin diğer yumurtadakilere olan farklılığının ortaya çıkmasını önlemek. Bu hususta şu da bilinmelidir ki; şayet bir yuvada iki veya daha fazla Guguk kuşu yumurtası olursa ilk çıkan yavru daimi surette -kardeşi bile olsa- diğerlerine yaşama şansı vermeyecek ve yuvadan atacaktır.

Artık bu yavru, yuvanın tek sahibidir ve üvey anne tüm dikkatini ona vermiştir. Yavru guguk kuşu getirilen her şeyi yiyerek hayret verici bir hızla büyür. Üvey anne, her ne kadar kendisine benzemese de bu yavruyu beslemek konusunda içgüdüsüne karşı koyamaz ve bu yavruya o kadar iyi bakar ki; üç hafta sonra neredeyse bu küçük yavru üvey annesinin dört katı ağırlığa ulaşır. Ayrıca bu Guguk kuşunu sadece yuva sahibi üvey anne-babanın beslemesinin yanında, ağzını geniş bir şekilde açarak devamlı ötmesi, kendini acındırması sonucu yakın çevrede bu çığlıklara kayıtsız kalamayan diğer anne babalar da besler. Altı hafta sonra da -genellikle yuvayı da dağıtarak- yuvadan ayrılıp eş aramaya çıkar. Kısaca Guguk Kuşu’nun ibretlik hikâyesi böyle.

‘Üvey anne’ olduk

Guguk kuşunun hikâyesini okuyup, üstüne bir de sosyal medyadan belgesel videosunu izleyince, şu an yaşananları da göz önüne alarak Türkiye’de yetiştirdiğimiz/yetiştirilen insan cinsinden olan guguk kuşları geldi gözümün önüne.

Zaafiyetlerimizi, hassasiyetlerimizi en ince noktasına kadar bilen, yıllardan beri bizi gözetleyen bir yabancı tarafından, çile ve zorluklarla ördüğümüz yuvamızın içine bırakılan guguk kuşları. Daha ilk filizlenme dönemlerinde rakiplerini teker teker tasfiye ederek yuvanın tek sahibi haline gelmeye çalıştığı, yuvanın asıl sahiplerinin içeriden ve dışarıdan uğradıkları operasyonlarla daralma sürecine girerken, malum kuş ve avanelerinin nasıl semirildiği, genişlediği, büyüdüğü ehlince malumdur. Bu konuda, 8 yıllık kesintisiz eğitimle İmam hatip neslinin köküne kibrit suyunun dökülmesi, 1700’ün üzerinde Kur’an Kursunun kapısına kilit vurulması gibi olumsuz gelişmeler karşısında, o süreçlerden itibaren büyüme trendine giren grubun durumu anlamak isteyenler için çok şey anlatır. Ayrıca kendilerine rakip olması muhtemel kurumlara, kendilerinin önünün açılması için gerek içeriden gerek dışarıdan nasıl operasyonlar yapıldığı da yine ehlince malumdur.

Aslında hepimiz besledik bu guguk kuşunu; gönülden ve isteyerek. Bir anne şefkatiyle, tabiri caizse, yemedik yedirdik, giymedik giydirdik. Bunlar “alnı secdeli insanlar, bunlardan zarar gelmez” diyerek verdik kurbanlarımızı, zekâtlarımızı, fitrelerimizi. Başkası kazanacağına bunlar kazansın diyerek, zararımıza da olsa bunların işyerlerinden alışveriş yaparak kendi ellerimizle büyüttük. İstedikleri bir tarafa, istemedikleri halde de biz destek olduk, yardım ettik bunlara. “Hizmet” yapıyorlar diye Allah rızası için verdiğimiz “himmet”lerin, Kıbrıs kumarhanelerinde, köpük partilerinde nasıl “hezimete” dönüştüğünü şimdi daha iyi müşahede ediyoruz.

Sadece sesi/konuşması/ağlamasından etkilendiğimiz için tutup evimizin baş köşesine özenle kondurmuştuk guguk kuşlu saatlerimizi. Fakat en mahrem görüntülerimizi kaydettiğini, konuşmalarımızı kayıt altına aldığını tahmin edemedik.

Ve nihayet gün gelip, iyice beslendikten ve semirildikten sonra Türkiye yuvasını dağıtmak istemiş olmasına da şaşırmamak gerekir bu Guguk kuşlarının, çünkü yapısı böyle, iyice beslendikten, büyüdükten sonra yuvasını dağıtmak bunların hücrelerine kadar işlemiş huyları.

Bu ‘hizmet’ kime?

Anavatanında en son 1999 yılının Mart ayında görülen Guguk Kuşu’nu biz ürküttük sanmıştık ama ‘asıl yuvasına/vatanına’ gittiğini o günlerde bilememişiz. Yeni yeni anlıyoruz şimdi. Sağlık sorunları için gitti demişlerdi o zamanlarda ama sağlıkta devrimin yapıldığı şu son yıllarda yine aramızda göremedik. Hz. Peygamber gibi hicret etti demişlerdi: “Çok sevdiği memleketi kendisine vahşet-zar (?) haline getirildiği için insanlığın sığınağı olan bir diyara (?), medeniyete (?) hicret.”

Oysa Hz. Peygamber’in hicreti bunların hicretine hiç benzemiyordu. Hz. Peygamber öncelikle sıkıntı altında ezilen, eza ve cefa gören arkadaşlarını göndermiş, en sona da Hz. Ebubekir ile kendisi hicret etmişti. Bunlarda ise önce kendileri, ileri gelenleri hicret etmiş, alt tabakalar ise kendi başlarına bırakılmıştı bu vahşet-zar (!) memlekette. Hiçbirinin aklına da “bu nasıl hicret?” demek gelmemişti anlaşılan. Hem ictihad makamı görüp bu makamın ictihadlarından “vahşet-zar” diyerek kaçmak ne demek?”Allah bana şefaat etme yetkisi verirse ilk şefaatimi ona yaparım” dediği kişiyi terkedip gitmek de tabi ayrı bir garabet.

Hz. Peygamber hicretinden 10 sene sonra tekrar dönmüştü Mekke’ye ama bunlar 16 yıl geçmesine rağmen bir türlü dönmek bilmiyordu. Hem ülkenin en yetkili ağzından hususi davet alabilecek derecede güzel gelişmeler olmuştu ama yine de gelmek istemiyorlardı. Onların Anavatanlarının orası olduğunu, bizim yuvamıza besletilmek için bırakıldığını işte şimdi daha iyi anlıyoruz.

Yaptıklarına “Hizmet” diyorlardı ama bu hizmetin ‘neye’ ve ‘kime’ hizmet olduğunu bilemiyorduk. Evet, ortada bir hizmet vardı ama meğer bu Türkiye ve Müslüman düşmanı lobilere, otorite’ye (!) yapılan bir hizmetmiş. Eğer ‘hizmet’ İslam’a ve Müslümanlara olsaydı Taif’te taşlandıktan sonra bile “Rabbim, gazabına uğramayayım da çektiğim mihnetlere, belalara aldırmam” diyen Hz. Peygamber gibi tüm sıkıntı ve zahmetlere karşın mücadeleyi sürdürmek, kaçıp gitmemek gerekirdi.

Saklanmış guguk kuşları

Tarık Bin Ziyad gibi, İspanya sahiline ulaşıp, arkasında düşman gibi deniz, önünde deniz gibi düşmanı görünce geri dönmeyi, kaçmayı değil, gemileri yaktırmayı gerektirir bu ‘hizmet’. Ömer Muhtar gibi, idam sehpasına çıkarken bile “Ey huzura ermiş nefis, Razı edici ve Razı edilmiş olarak Rabbine dön” ayetini düstur edinerek, ABD’ye değil, Rabbine dönme kararlılığında olmayı gerektirir hizmet yolunda olmak. Rus başkumandanın karşısında ayağa kalkmadığı için divan-ı harbe verilince “Bunların idam kararı ebedi aleme seyehat etmem için bir pasaport hükmündedir, idam olunsam bile milletimin kalbinde yer edeceğim” diyen Bediuzzaman gibi her zaman ve mekanda dik durabilmektir ‘hizmet’. Süleyman Hilmi Tunahan gibi “hizmet muvaffak olsun da varsın yerimiz caminin papuçluğu olsun” anlayışında olarak, Pensilvanya malikanelerine, köşklerine değil, caminin papuçluğuna razı olmaktır gerçek hizmet.

Şükürler olsun ki “hizmet (!)”in farkına, bizi tam anlamıyla “hezimet”e uğratmadan önce, yuvayı dağıtmadan önce varabildik, ya varamasaydık?

İşte şimdi önümüzde bizi bekleyen çok önemli ve o derecede can alıcı bir husus var: Her ne kadar “takiyye” diyerek olağanüstü bir şekilde kendilerini kamufle etmeye çalışsalar da, yuvamıza bırakılan diğer Guguk kuşlarını araştırıp bulmak. Bunun yolu da aslında çok basit; İmandan aldığımız bir ferasetle, “Kur’an ve Sünnet” laboratuvarında, “Vatanseverlik” kabında bu yumurtaları bir DNA testine tabi tutmak, ve test sonucunda da, ne olursa olsun, kim olursa olsun ve ne kadar zor gelirse gelsin o yumurtayı yuvadan çıkarıp atmak.

Son olarak meraklılarına bir not: “One Flew Over the Cuckoo’s Nest” özgün adıyla 1975 yılında ABD’li yapımcı ve yönetmenler tarafından beyaz perdeye uyarlanan “Guguk Kuşu” filmi, En iyi Erkek oyuncu,  En iyi Film, En iyi Yönetmen ve En iyi Uyarlama dallarında Oscar almış. Tüm zamanların en iyi filmleri arasında üst sıralarda.

Filmini değil ama gerçeğini izlemek 40 yıl sonrasına kısmet olsa da gerçekten iyi bir oyunculuk, iyi bir film ve iyi bir uyarlama olduğuna şüphemiz kalmadı diyebiliriz.

Dikkat : Bu yazı  11.07.2015  15:26  tarihinde (STAR GAZETESİ) de yayımlanmıştır.

Kamil ÇAYIR/ İbrahim Çeçen Ünv. İslami İlimler Fakültesi Araştırma

kamilcayir@gmail.com

KAYNAK :https://www.star.com.tr/acik-gorus/turkiyenin-guguk-kuslari-haber-1043112/


............. © Bekir Akkaya Blogspot Copyright 1999 ©.............

Türkiye’nin guguk kuşları /Kamil ÇAYIR/ İbrahim Çeçen Ünv. İslami İlimler Fakültesi Araştırma Görevlisi

Dikkat : Bu yazı  11.07.2015  15:26  tarihinde (STAR GAZETESİ) de yayımlanmıştır.

Guguk kuşunun hikâyesini okuyup, üstüne bir de sosyal medyadan belgesel videosunu izleyince, şu an yaşananları da göz önüne alarak Türkiye’de yetiştirdiğimiz/yetiştirilen insan cinsinden olan guguk kuşları geldi gözümün önüne. Buyrun, birlikte bakalım.

Nahl suresi 66 ve Müminun suresi 21. ayetinde Yüce Allah “Kuşkusuz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır.” buyuruyor. Gerçekten de dikkatli bir şekilde baktığımızda etrafımızda bulunan canlılardan birçok ders ve ibret alabilmek mümkün. İşte bunlardan biri de, kuşlar aleminin en üçkağıtçı, üşengeç ve aldatıcı üyelerinden biri diye tabir edilen guguk kuşu olsa gerektir.

Guguk kuşu, yumurtlama

NARİNİM/A.Alper Zorlu'dan Bir Türkü....

A.Alper Zorlu'dan 2014 yılında Teşekkür yazısı...
Çalışması süper Olmuştu ve ben yayımlamıştım...
NARİNİM TÜRKÜSÜ MUHTEŞEM BİR SES. DİNLEYİN....

NARİNİM/A.Alper Zorlu'dan Bir Türkü....

A.Alper Zorlu'dan 2014 yılında Teşekkür yazısı...
Çalışması süper Olmuştu ve ben yayımlamıştım...
NARİNİM TÜRKÜSÜ MUHTEŞEM BİR SES. DİNLEYİN....

İki Yaşam Bir Beden (BU FİLMİ İZLEYİNİZ!)

İki Yaşam Bir Beden (BU FİLMİ İZLEYİNİZ!)

Tabi ki Küfredenler de Oldu ve Olacak!

Sayın Bekir  Akkaya; Kumrunun eğitimiyle  yakından  ilgilenmeniz bir hemşeriniz olarak beni  mutlu  etti. Kumrunun eğitim sıralamasında yerini  büyük bir  gururla  vermişsiniz! Unutmayın ki bu başarıda  sizin de samimi çalışmanız  var. Lütfen Kendinize haksızlık etmeyin. Ayrıca  hangi  komplolarla idereci atamalarında yer aldığınız  göz  ardı edilmemeli.Öğretmen evinde  mesai saatlerinde ,ne kadar  gayretli çalışarak evinizin inşaatını bitirrdiğiniz, M. Akif İ.Ö.O okulundaki başarılı  öğretmenliğiniz, YİBO ' da nekadar başarılı olarak eğitim öğretim yapacağınızın bir  referansıdır. Keşke  bu keskin zekanınızı eğitim öğretime  harcasanız da Kumru eğitim öğretim sıralamsında bir kaç basamak  atlasa.

Bu yazı bana 2010 yılında yazıldı. O zaman öğretmenevinde idim. Benden sonra öğretmenevi
bum. Bu yazıyı yazanlar da daha sonraları bum bum bum. Şimdi mi?  Oynama şıkıdım şıkıdım...
SAHİ KUMRU'DA ÖĞRETMENEVİ VAR MI?
SAHİ KUMRU'DA EĞİTİM ÖĞRETİM NE HALDE?
PANDEMİ İŞİN KURTARICISI AMA GELİNEN NOKTA OYNAMA ŞIKIDIM...
BU YAZILAR YAZANLARA KAPAK OLSUN!
15 TEMMUZ ÖNCESİ  YEDİĞİNİZ HALTLAR VE İŞLEDİKLERİNİZ  ASLA UNUTULMAYACAKTIR...
BU YAZDIKLARINIZ VE YAPTIKLARINIZ HİÇ BİR ŞEKİLDE ASLA UNUTULMAYACAKTIR...
REZİLSİNİZ VE REZİL OLMAYA DEVAM EDECEKSİNİZ...


............. © Bekir Akkaya Blogspot Copyright 1999 ©.............

Tabi ki Küfredenler de Oldu ve Olacak!

Sayın Bekir  Akkaya; Kumrunun eğitimiyle  yakından  ilgilenmeniz bir hemşeriniz olarak beni  mutlu  etti. Kumrunun eğitim sıralamasında yerini  büyük bir  gururla  vermişsiniz! Unutmayın ki bu başarıda  sizin de samimi çalışmanız  var. Lütfen Kendinize haksızlık etmeyin. Ayrıca  hangi  komplolarla idereci atamalarında yer aldığınız  göz  ardı edilmemeli.Öğretmen evinde  mesai saatlerinde ,ne kadar  gayretli çalışarak evinizin inşaatını bitirrdiğiniz, M. Akif İ.Ö.O okulundaki başarılı  öğretmenliğiniz, YİBO ' da nekadar başarılı olarak eğitim öğretim yapacağınızın bir  referansıdır. Keşke  bu keskin zekanınızı eğitim öğretime  harcasanız da Kumru eğitim öğretim sıralamsında bir kaç basamak  atlasa.

Bu yazı bana 2010 yılında yazıldı. O zaman öğretmenevinde idim. Benden sonra öğretmenevi
bum. Bu yazıyı yazanlar da daha sonraları bum bum bum. Şimdi mi?  Oynama şıkıdım şıkıdım...
SAHİ KUMRU'DA ÖĞRETMENEVİ VAR MI?
SAHİ KUMRU'DA EĞİTİM ÖĞRETİM NE HALDE?
PANDEMİ İŞİN KURTARICISI AMA GELİNEN NOKTA OYNAMA ŞIKIDIM...
BU YAZILAR YAZANLARA KAPAK OLSUN!
15 TEMMUZ ÖNCESİ  YEDİĞİNİZ HALTLAR VE İŞLEDİKLERİNİZ  ASLA UNUTULMAYACAKTIR...
BU YAZDIKLARINIZ VE YAPTIKLARINIZ HİÇ BİR ŞEKİLDE ASLA UNUTULMAYACAKTIR...
REZİLSİNİZ VE REZİL OLMAYA DEVAM EDECEKSİNİZ...


............. © Bekir Akkaya Blogspot Copyright 1999 ©.............

Ahde Vefa Meselesi ve Bekir AKKAYA /Ahmet Çapku Yazısı

Çok sevdiğim birinin bu fakire gönderdiği e-maillerden birinde şöyle bir hikaye anlatılıyordu: “Harbin en kızıştığı anlardan birinde askerin biri ileri sipere atılırken ağır şekilde yaralanır. Belli ki, biraz sonra âlem-i cemâle yollanacaktır. Onun hemen gerisindeki siperde yaralı askerin arkadaşı ne yapıp yapıp onun yanına gitmek istemektedir fakat başka bir asker onu, yağmur gibi

 yağan kurşunlar arasından geçilerek gidilen o yere göndermek istemez. Ancak o bütün cesaretini toplayıp her şeyi göze olarak yaralı arkadaşına ulaşır ve biraz sonra aynı çeviklikle geri döner. Geri siperde bekleyen arkadaşı, yaralı askerin nasıl olduğunu sorar. Geri dönen asker, artık onun şehit olduğu söyler. Bu sefer asker; ben sana demedim mi, oraya gitmeye değmez, o ağır yaralıdır ve yapılabilecek bir şey yoktur diye, diyerek adeta sitem eder. Ancak vefa âbidesi askerin verdiği cevap harikadır: Evet onu kurtarabilmek adına bir şey yapılamayacağını ben de biliyordum lakin arkadaşımın, gözlerini yummadan önce bana söylediği son söz benim için dünyalara değerdi: ‘Geleceğini biliyordum!...’”

Bu hikayeyi okuyunca kendi kendime, müthiş!, diye mırıldanmıştım. Ahde vefalı olmak denilince acaba ne anlarız bundan? Güzel Türkçemizde ‘foyası ortaya çıkmak’ diye bir tabir vardır. Bu tabir özellikle dönek, sahtekâr, iki yüzlüler ve hatta menfaat-perestler/ (menfaat düşkünü) için kullanılır daha çok. Bir insanla yola çıkmadan veya onunla ticaret yapmadan o kişinin iç yüzünü anlayamazsınız şeklinde halk arasında bir söz dolaşır. Uzun yılların tecrübesine dayanan hikmet dolu halk sözünün doğruluk ve güzelliğine ne denilebilir ki!

Ahde vefa sözünden; ahlakta, edepte, bizde hak-kukuku olanlarla muamelelerimizde, öze/(kişinin özüne) işaret eden verilmiş sözde, bize emanet edilmiş vazifeyi/görevi hakkıyla ifâ etmede, idealde-inançta, fikir namusu sahibi olmada… kişinin samimi duruşunu anlamaya taraftarım şahsen. Tabii burada dikkatli olmamız gereken bir nokta vardır: Şayet ben, ahde vefalı olmak konusunda samimi isem ve bu benim kendi özüme/şahsıma/şahsiyetime verdiğim bir söz ise bunu, hayatta başıma gelen hemen hiçbir şey tahrip edememelidir. Onu öyle güçlü kılmalıyım ki, benim zaman içinde iradem, bilgim ve ahlakımla güçlendirdiğim o şey, zor zamanlarda benim kendisine dayanarak ayakta kalabildiğim bir dayanak olmalıdır bana. Pekiyi o şeyi ne ile nasıl tahkim edebilirim? Bunun pek çok yolu yöntemi olmalıdır. Bu cümleden olarak önümüzden yürüyen büyüklerimizin iyi olarak bildiği ve tavsiye ettiği ‘iyi’ insanlarla hemhal olmak, hocalarımızın tavsiye ettiği güzel dost olarak bildiğimiz kitaplarla bilgi dağarcığımızı beslemek, gerçekten dost diyebileceğimiz ve ahlakına güvenebileceğimiz kişilerle ünsiyet peyda etmek gibi halleri zikredebiliriz.

Eğer ki, insanın hayatı bir tecrübe yürüyüşü ise bu yolda kişi ne çok hallerle karşılaşır. İslam bütün bu hallerin hepsine, kişi adına, ‘imtihan’ adını verir. Söz konusu ‘imtihan’ın türlü tezahürleri ilişir kişinin gözüne ve gönlüne. Eğer bu yürüyüşte kişi, kendine (benliğine) Allah denilen ve her şeyin sahibi olduğuna inandığı varlığı merkez olarak alırsa her ne görür, işitir, yaşarsa ise inancı itibarıyla kaybedeceği bir şey yoktur. Nitekim bir hadiste şöyle geçer: “Doğrusu ya, müminin hali hayret vericidir! Kendine bir nimet nasip olsa şükreder ki, bu onun için hayırdır. Eğer bir musibet gelse o da sabreder ki, bu da onun için hayırdır!” Her halükârda o, kazançtadır anlaşılan. Tabi burada nimetin ve musibetin hepsinin de birer ‘imtihan’ olduğunun farkında olmak gerekir.

Samimiyet ya da ahde vefa meselesi kişi için, denilebilir ki, imtihan içinde imtihan gibidir. Zira gündelik hayatımızda bizi sîgaya çeken (kendi iç dünyamızda samimi olup olmamakla bizi çekip çeviren) o kadar manzara ile karşılaşırız ki, sonunda ben ne kadar insanım diyesi gelir kişinin. Etrafta bu kadar kötülük oluyor/olabiliyorsa ben ne kadar ahlaklı biriyim?/(O kötülüklerin işlenmesinde benim ne kadar katkım var?!). Şu kadar boynu bükük, hakkı çiğnenen, insanlığı unutmuş/unutturulmuş kişi varken ben nasıl oluyor da kendimi dev aynasında görebiliyorum? Bunlara benzer sorular kimi zaman insanın içini tırmalar durur. Gerçekte ahde vefa sadece verilen sözü yerine getirmek ile sınırlandırılamaz. Aslında o, bütünüyle hayatımızın en nazik hallerini avucunda tutan bir kavramdır.

İlmi elde edince onu yerli yerince kullanmak/(onu kötüye kullanmamak), evlilikte sadâkat yemini/(nikah), küçük bir çocuğa bile verdiğimiz herhangi bir söz, yeminler, bize emanet edilen bir sözü/sırrı saklamak, görevimizin hakkını verebilmek, bize bırakılan tarihi/tarih şuurunu koruyabilmek, gönüllerde bize ayrılan sevginin-saygının edebini muhafaza edebilmek, yaşadığımız hayatın-aldığımız nefeslerin sorumluluğunun idrakinde olabilmek gibi daha nice halleri ahde vefa kapsamında pekala değerlendirebiliriz. Aksi halde ahde vefanın kaybolması ya da kaybolmaya yüz tutması demek, gerçekte bizim insanlığımızın, bizi biz yapan şeyin kaybolması demektir. Halbuki örnek aldığımız nice ulu insanın, yeryüzünde ihya etmeye çalıştığı şey, tek kelimeyle insanı insan yapan değerlere yeniden nefes aldırabilmenin gayreti olmuştur.

Ahlak âbidesi Mehmet Akif’in, kendisiyle yarın falan yerde görüşelim diyerek ayrıldığı bir arkadaşını üç gün boyunca peşpeşe aynı saatte tayin edilen yerde beklediği, fakat sözünü unutan arkadaşı üç gün sonra gelince merhum Akif’in; Üç gündür seni burada bekliyorum, dediği rivayet edilir. Biz bir insanda onun ahlakına işlemiş bir vefa duygusu bulursak ona inanır, güvenir ve hatta onu kendimize model olarak alırız. Kim bilir belki de bu tür hasletlerden dolayı olsa gerektir ki, merhum Akif, çok sevdiği dostu son devrin büyük hadis âlimi ve felsefeci olan Ahmet Naim (Baban) ile komşu imişler. Ahmet Naim bey diyelim başka bir yere taşınırsa Mehmet Akif de hemen ne yapar yapar ona yakın bir yerden ev tutar o da onun yakınına taşınırmış. Onların öteler âleminde Edirnekapı Şehitliği’nde de yan yana yattıklarını bilmem ki, kaç kişi bilir? Bu noktada kendimize şunu sorabiliriz: Acaba bu dünyada iken kurduğum dostluğumu ahirete taşımak istediğim bir dostum var mı? Yoksa bu dünyada yalnızız demektir. Varsa dünyanın en büyük bahtiyarlarından olduğumuza şüphe yoktur.

İnsanın özünün iyi olduğuna inanmamız gerekir. Onu kirlenmişliği sonradandır./ (Hristiyanlıkta olduğu şekliyle İslam itikatında aslî günah inancı yoktur.) Sonradan olan şeyler ârızî ise o temizlenebilir de. Bunun için iyi dost çevresi, samimi bir pişmanlık/(tevbe) ve artık iyiye yönelip o konuda yoğunlaşma yetişir. Bu noktada bilge Konfüçyüs’ün şu sözünü ödünç alabiliriz: “İnsanlar cezalarla düzene sokulurlarsa yozlaşırlar. Nezaketle yönetilirlerse dürüst olurlar.” Mühim olan, özellikle âmir/yönetici konumundaki kişilerin emri altındakilere karşı nazik ve insanca bir tavır içinde olmalarıdır. Zira insan, samimi sevgiye muhtaç olan varlıktır. Odur bizim kabalığımız yontup bu dünyayı yaşanılır kılmamızı sağlayan iksir. Şu halde onu incitmeye hiçbirimizin hakkı olmamalıdır. Öyleyse içimizde biriken tortuları, kin ve hasedi, başkalarını haksız yere küçük görüp onların haklarını gasbetme duygusunu bir şekilde bertaraf edebilmenin yollarını aramak insan olmak isteyen herkesin görevidir. İsterseniz biz buna, kişinin kendine karşı vefalı olmasıdır diyelim. Çünkü insan, doğuştan temiz ise onu temiz olarak korumak gibi kişinin kendine karşı sözü/ahdi vardır. Onu bozan aslında kendine karşı nankörlük etmiştir demektir. Şu halde kendine zulmeden, pekala başkalarına da zulmedebilir. Bir hakîmin ifadesiyle: her zalim, köle; her köle, zalimdir! (Her zalim, aslında nefsinin kölesi olmuş, kendine yazık etmiş biridir. Her ezilmiş, zulme uğramış köle ise başkalarına zulmetmesi muhtemel olan biridir.)


Bekir Akkaya hocanın son iki yazısı [Ne Biçim (Ne) Bir Şey? /20.03.2010/ - Takavut Dilekçesi Tamam / 15.05.2010/] bu noktada bana bazı meseleleri çağrıştırdı: Güven duyulan kişilerin gerçekte o güveni verebilecek çapta olmamaları, dindar görünümlü kişilerin din tacirliğinden hareketle menfaat-perest tavırları gibi haller kimi insanların ümit ve hayal dünyalarına hasar verebilir. Özellikle de söz konusu güruhun büyük adam tipinde görünüyor olmaları sadece kişiler için değil toplum için de büyük bir tehlikedir. Bu açıdan; “Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa, o yerde güneş batıyor demektir!” sözünü hatırlamanın yeridir. Bekir hoca, belki de yaşadığı bazı olumsuzluklar yüzünden, emekliliğe ayrılmayı düşünmüş/istemiş görünüyor/(Yanılıyor olabilirim). Hakkında hayırlısı ne ise onun olması temennimizdir. Bundan sonraki hayatında kendisine muvaffakiyetler diliyorum. Kişinin yaşadığı acı-tatlı tecrübeler eğer o kişinin insanlığına zarar veremiyorsa, o insanı tebrik etmek gerekir. Zira her insan, ister iyi ister kötü biri olsun, bir şekilde etrafındakilere ve yetişen nesillere örneklik teşkil ediyordur. Mühim olan ahde vefayı kendisine ahlak edinmiş biri olarak yaşayıp hayırla anılmaktır. Yoksa vefaya zarar verici hemen her hareket, bir şekilde fanîdir. Fanîde fenâ bulmak herhalde kişinin kendine yapabileceği en büyük haksızlıktır!


Hürmet ve mahabbetlerimle.


Ahmet Çapku / 18/05.2010/İSTANBUL



............. © Bekir Akkaya Blogspot Copyright 1999 ©.............