Bu içerikler Bekir Akkaya tarafından oluşturulmaktadır .İçeriklerin izinsiz ya da kaynak belirtilip link verilmeksizin kopyalanması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na göre suçtur.

16 Aralık 2021

Ozan Selami’yi Rahmetle Anıyorum! /Bekir AKKAYA

1956 yılında Kumru Kadıncık Köyünde doğan, Kumrulu Ozan Selami (Selahattin Sara) 1997 yılında Kumru için yazdığı bir şiirinin son dörtlüğünde  “İnsanları güleç yüzlü, Sevgi dolu şirin sözlü, Selami gibi Ozanı, Var bilinmez Yeşil Kumru.” Diyordu. Selahattin Sara bundan dört yıl önce genç yaşta vefat etti. Hayatta olduğunda kıymet görmemesinden ve tanınmamasından üzüntü duyduğunu, yazdığı şiirden anlıyoruz.

            Selahattin Sara(Ozan Selami) iyi bir dostumdu. İki günde bir, bir araya gelir sohbet ederdik. Gazete ve dergilerde çok sayıda yayınlanmış şiirleri vardı. Yayınlanmamış yüzlerce birbirinden güzel şiirlerin büyük bir kısmını sağlığında okuma fırsatım oldu. Yayınlanması için çok çaba sarf etmeme rağmen büyük ihtimal para nedeniyle sağlığında şiirlerini bir kitap haline getiremedik. Bugün sadece dergi ve gazetelerde yayınlanmış şiirleri bir araya getirilse çok kaliteli şiir kitabı ortaya çıkar. Hiçbir yerde yayınlanmamış Ozan Selami’nin şiirlerini, yazdığı defteri işin doğrusu ben merak ediyorum? Acaba hep mi kayıp oldu? Olmadıysa ve deftere ulaşılabilirse Ozan Selami’nin anısına basmanın çok faydalı olacağını düşünüyorum.

            Ozan Selami’nin birbirinden güzel bana getirdiği şiirlerden bir kaçı benim arşivimde mevcuttur. Kumrumuz için yazdığı şiirlerden birini sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

Yeşil Kumru

 

İlim Ordu, İlçem Kumru

Ne güzeldir Diyarımız

Doğası var burcu burcu

Ne şirindir Yeşil Kumru

 

Yaylaları dağları var

Bahçeleri bağları var

Gezilecek yerleri var

Çok güzeldir Yeşil Kumru

 

Havadaki Kuşuna bak

Zemheride kışına bak

Lezzet lezzet aşına bak

Hoşsohbettir Yeşil Kumru

 

Hep dağları çiçek açmış

Boz bulanık sular coşmuş

Yavru maralların koşmuş

Yollarında Yeşil Kumru

 

Fındık, ceviz, kestanemiz

Meşe kayın ormanımız

Hem korumuz hem meyvemiz

Sanki candır Yeşil Kumru

 

Şu Elekçi akar nazlı

Akdanası, Düzobası

Düğünleri sazlı sözlü

Yaşar bunu Yeşil Kumru

 

İnsanları güleç yüzlü

Sevgi dolu şirin sözlü

Selami gibi Ozanı

Var bilinmez Yeşil Kumru 

            Yetenekli insanlarımızı sağlıklarında yeterince keşfedemiyor, keşfetsek de yeterince değerlendiremiyoruz. Vefatlarında ise hepten unutulup gidiyorlar. Asıl ismi Selahattin Sara olan Ozan Selami genç yaşta vefat eden çok değerli ve yetenekli Kumrulu bir şairimizdi. Kendisini geri getirmemiz mümkün olmasa da çok özen gösterdiği şiirlerini bir kitapta toplayarak bastırma imkânımız elbette mevcuttur. Söz konusu deftere ulaşılarak sağlığında bastırmayı çok arzu ettiği şiirleri ortaya çıkarmak duyarlı Kumruluların yapacakları en önemli bir husustur. Bu vesile ile Ozan Selami’ye fatihalar gönderiyor kendilerini rahmetle anıyorum.

            Buluşmak ümidiyle…

            Bekir AKKAYA / 26.08.2006 /Karadeniz Haber Postası Gazetesi ve Ordu Haber Gazetesi

............. © Bekir Akkaya Blogspot Copyright 1999 ©.............

Ozan Selami’yi Rahmetle Anıyorum! /Bekir AKKAYA

1956 yılında Kumru Kadıncık Köyünde doğan, Kumrulu Ozan Selami (Selahattin Sara) 1997 yılında Kumru için yazdığı bir şiirinin son dörtlüğünde  “İnsanları güleç yüzlü, Sevgi dolu şirin sözlü, Selami gibi Ozanı, Var bilinmez Yeşil Kumru.” Diyordu. Selahattin Sara bundan dört yıl önce genç yaşta vefat etti. Hayatta olduğunda

Ölmeden Önce Son Sözler /Bekir AKKAYA

Dünden bugüne hayatın her alanını anlamsız ve basit hale getirirdik. En ciddi işlerimiz bile yalınlaştı. Gülme ile ağlama nasıl anlamını yetirdiyse, ölme ile doğma da aynı derecede yozlaştı ve anlamını yetirdi. Yaşamın tadı ve tuzu kalmadı. Ölümü bile espriye döktük. Bir cenaze ile bir düğünün arasında hiçbir fark yok. Hatta eğlencelerimiz ölümden öncelikli hale geldi. Zoraki cenazelere gidilip, aceleyle kaçma yolları arıyoruz.

            Cinayet ve kazalar oranında para hırslarımız ve dünyalık meşgalelerimiz de o derece arttı. Ölen için çok anlamsızca “ölmüş” ifadesi kullanılırken, kendimizle hiçbir bağlantı kurulamaz oldu. Ölüm ve ölenler için ne bir destan ne bir ağıt ne de bir şiir yazma zamanımız var.

            Teknoloji, ulaşım ve haberleşme sınırları ortadan kaldırdı. Bizim köy ya da bizim şehir ifadeleri anlam yetirdi. Ani ve anlamsız ölüm hadiseleri yas tutmaları gerekenleri bile kahkahaya boğma gibi bir durum oluşturdu.

            Eskiden ölüm düşeyinde olan için “Kur’an” okunur, son sözünün “Lailahe İllallah” demesi için telkin yapılırdı.  Şimdi ise “ölüm düşeği” çok zor. “Hızlı yaşa, genç öl, cesedin yakışıklı olsun!” türünden. Parçalanmak ya da yanmak “yaşamın hızı oranında” yüksek. Keşke ceset tanına bilse…

            Kim tarafından geldiğini bilmediğim “İşte Ölmeden Önce Söylenen Son Sözler” başlığında bir mesaj aldım. Moralimin bozuk olduğu bugünlerde beni hayli güldüren bu yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum.  Buyurun birlikte gülüp ağlayalım!

            - Lan olum Rus ruleti öyle mi oynanır dur da göstereyim.

             - Teker teker gelin layn...

            - Sevgilim, abin bizi böyle görse ne yapardı?

            - Korkma, bu tünelden yıllardır tren geçmiyor...

            - Abi çevremizde fazla polis yok, teslim olmayalım, kaçalım abi...

            - Geeel, geeel, sağ yap gel.

            - Abi çok seri bi araba bu yaaa...

            - Demek piranha dedikleri şey bu.

            -Hiho, bak Hulusi abi bıyıkları ile oynuyom bi şey olmuyo.

             - O irmikleri neden aldın Nurhan, helva mı yapıcan? Niye?

            - Burası Fener tribünü değil mi?

            - Bah bah bah hala uzunlarla geliyo...

            - Müjdemi isterim Turhan abi bi kızın daha oldu.

            - Kim bekler lan yeşilin yanmasını?!

            - Bekle Cemşit abi ben bi dalıp çıkıcam.

            - Hala karlı gösteriyor mu hanım?

            - Elektrikçiye ne gerek var canım, ben hallederim.

            - Gel abi burası boyu geçmiyo.

            - Vakkas abi. Senin için öyle böyle diyorlar, doğru mu?

            - Hihoha... Bak gelen şey köpekbalığına ne kadar da benziyor.

            - Rasim abi, kafesin kapısı kapalı değil mi?

            - Baba... Ben hamileyim.

            - Yapma Satılmış abi, şeytan doldurur.

            - Bu külüstür essahtan 200 yapıyor mu?

            - Semra'cığım bak arabanın ibresi 200'ü gösteriyor.

            - Ben öldükten sonra tablolarım çok para edecek Ayşegül..

            - Boğaza gelip temiz hava almayı iyi akıl ettik...

            -Çocuğum oynama şu arabanın el freniyle...

            - Doktora neyin gerek yok. Beni üfürükçü Sabit hocaya götürün.

            - Ohooo doktorun her dediğini yapsak açlıktan ölürüz birader. Hadi yeyin yeyin afiyet olsun...

            - Ulan, biz bugüne kadar kaç bomba imha ettik be! İşimi bana mi öğretiyon, lavuk! Kes şu mavi teli!

            - Sayın seyirciler! Simdi en büyük numaraya geldik. Aslanın ağzını açıp, başımı içine sokuyorum.

            - Burası eskiden mayın tarlasıymış ama artık bi tane bile kalma...

            - Havlayarak üzerimize geliyor, çünkü bu cinsler çok insan canlısıdır.

            - Paraşütü en aşağıda ben açacağım.

            - Komutanım, pimini çektikten sonra kaça kadar sayıcaktık?

            - Olum bu mantarlar zehirli değil, bak ben nasıl yiyorum.

            - Amma keskin virajmış yav!!

            - Dikkat kaptanınız konuşuyor: Eşhedü en la ilahe illallah ... (Pilot Temel)

            - Önüne baksana lan! Ne çarpıyon omzuma?

            - Bu kadar korkma canım! Bu yılanların hepsinin zehirleri alınmış.

            - Uçağın pervanesini görüyon mu? O kadar hızlı dönüyo ki sankim dönmüyomuş gibi.      - Kaplanlar da aynı kedi yavruları gibidir. Bak böyle gıdışından sevicen bak iyi bak...

               Buluşmak Ümidiyle…

               Bekir AKKAYA/ 19.08.2006/ Karadeniz Haber Postası Gazetesi

 

............. © Bekir Akkaya Blogspot Copyright 1999 ©.............

Ölmeden Önce Son Sözler /Bekir AKKAYA

Dünden bugüne hayatın her alanını anlamsız ve basit hale getirirdik. En ciddi işlerimiz bile yalınlaştı. Gülme ile ağlama nasıl anlamını yetirdiyse, ölme ile doğma da aynı derecede yozlaştı ve anlamını yetirdi. Yaşamın tadı ve tuzu kalmadı. Ölümü bile espriye döktük. Bir cenaze ile bir düğünün arasında hiçbir fark

Yemezler! /Bekir AKKAYA

Gözlerimizin önünde gerçekleşenleri bizde yaşamamış olsak “inandık” diyeceğiz. Dünkü söylenenleri ve yapılanları  duymamış olsak yine hayra yorumlayacağız. Olaylara iyi niyetle bakıp eleştirmek başka, art niyetli olarak kişi ve olayları değerlendirmek başka şeydir. Gündelik ilişkilerimizden tutun da üst düzey ilişkilerimize kadar bir çekememe ve yalanı yutturma sanatı üzerine kurulu bir yaşam şekli belki de dünyada bizler için geçerli. Hayatın her alanında “havadan kuş tutulsa” bile bireysel hırslarımız ve kinlerimiz yüzünden “bizimkilerin ya da benimkilerin” dışındaki tüm yapılanları inkar etme, yok sayma kabul etmeme mantığına uygun bir yaşam şekli çok geçerli bir durum.

            Nesilden nesile düşmanlıkları ve dostlukları sorgulamadan kabul eden dünyada belki de biziz. İlk gördüğümüzde kime nasıl baktıysak “er olan sözünden dönmez” mantığı ile aynen sürdürüyoruz. Bu çocuksa “çocuk” olarak kalıyor, üstatsa “üstat” olarak. Efendi ise efendi olarak kalıyor beyse bey…Düşünce olarak ne elimize verildiyse hayatımızı da buna göre şekillendiriyoruz. Bu kadar kendini sabitleyen, bu kadar uzun yıllar aynı bakış açısını ve düşünceyi sürdüren ve bu kadar gelişmeye direnen bizlerin durumları iyi bir araştırma konusu aslında…

            Kendi kendine bu kadar düşman olan, bireyselliği bu kadar öne çıkartan, en yakınına bile tahammülü olmayan bir yapı içersindeyiz. İnadına muhalefet ve karşı olma. İnadına gördüklerine bile yok deme pişkinliği.  Bireysel ya da gruplaşmış çıkarlara dayanan bir zihniyet…

            Doğruluğunu yanlışlığını bilmesem de Türkiye dışında yapılan bir deneyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Dünden bugüne fıkradaki esperiyi, dünya düzeyinden komşuluk ilişkilerimize kadar yakınlaştırmamız aslında gelişmişliğimizin de göstergesi. Bu deney Kumru ve  Fatsa’da da yapılsa, hısım ve akrabalarımız dâhil büyük ihtimal aynı sonuç çıkardı her halde.

            Eski zaman yamyamları bir yığın Yahudi, Çinli ve Türkü ele geçirmişler. Hepsini kaynatıp yavaş yavaş yemeği planlamışlar.

            Yahudileri büyük bir kazanın içine doldurup üstünü sımsıkı kapatmışlar.

            Çinlileri de büyük bir kazanın içine koymuşlar ama üstünü de yarım kapatmışlar.

            Türkleri koydukları kazanın ise üstünü açık bırakmışlar.

            Çünkü yamyamlar biliyorlarmış ki, bir büyük kazan içinde Türkler kaynatılıp pişirilmeye alındığında, hangisi tırmanıp kazandan kaçmaya kalksa, öteki Türkler bacaklarından yapışıp aşağıya çekerler onu…

            Çinliler ise kazanın altındaki odunlar azaldıkça, dışarı çıkarak kazanın altına odun toplar, sonra yine girerler içeri…

            Yahudiler ise en küçük bir aralık bulsalar, birbirlerine omuz verip kaçmakla kalmaz, bir de o kazana yamyamları doldurduktan sonra, tüm dünyada yamyamları kurtarma kampanyası için bağış toplamaya kalkarlar…

            Bir kazan ve bu kazanın içersinde debelenen bizler. Kafamıza geçirilen tencere ama kimin geçirdiğini değil, kazanın içersinde bize yol göstermek isteyen kapağı kaldıranın ayağını çekmekle meşgulüz. Üretici ya da tüketici fark etmez bir sorun elbette ki var. Sorundan da öte bir sorunu ortadan kaldırmayınca çözüm oluşmaz.

            Başımdan geçen olayı aynen yazıyorum. İlçe Tarıma gittim “gelir desteği” için. İşlemlerim tamamlandı ve beni bir başka yerde Kumru Ziraat Odasına gönderdi. Dosyayı oraya verdim ve benden para alındı. Ve ben sonra İlçe Tarıma gittim. Hep ben sorarım “bu ziraat odası” ne iş yapar diye?..Ve onlara da sordum “git internete bak!” dediler.

            O zaman şu fıkra iyi gelir!

            Azgın bir koca varmış. Her gün karısını dövermiş.

            Kadınları koruma derneğinin mitinginde en güzel konuşmayı o yapmış.

            -“Kadınlara her kalkan el uygarlığı hançerler, insanlık utansın.” Demiş.

            Eski bir dostu da kulağına eğilmiş:

            -“Yemezler!”   

            Buluşmak ümidiyle…

            Bekir AKKAYA /29.07.2006/ Karadeniz Haber Postası Gazetesi

............. © Bekir Akkaya Blogspot Copyright 1999 ©.............

Yemezler! /Bekir AKKAYA

Gözlerimizin önünde gerçekleşenleri bizde yaşamamış olsak “inandık” diyeceğiz. Dünkü söylenenleri ve yapılanları  duymamış olsak yine hayra yorumlayacağız. Olaylara iyi niyetle bakıp eleştirmek başka, art niyetli olarak kişi ve olayları değerlendirmek başka şeydir. Gündelik ilişkilerimizden tutun da üst düzey ilişkilerimize kadar bir çekememe ve yalanı yutturma sanatı üzerine kurulu bir yaşam şekli

Davut Sulari - Yaban Gülü müsün [ Bugün Bayram Günü Derler © 2000 Kalan ...

Davut Sulari - Yaban Gülü müsün [ Bugün Bayram Günü Derler © 2000 Kalan ...

12 Aralık 2021

Tarım Müdürlüğü Varken Ziraat Odası Ne İş Yapar ?(Arşiv Yazısı-2006)

Geçen hafta sizlere Kumru Ziraat Odası’nın üyesi olduğumu ifade etmiştim. Yine ilgili yazıda Ziraat Odalarının 15/5/1957 tarihli ve 6964 sayılı Ziraat Odaları Kanunu ile kurulduğunu, görev ve yetkilerini ayrıntılı bir şekilde ilgili kanundan alarak aynen yazmıştım. Ve yazımın sonunda da “bir çiftçi olarak Kumru Ziraat Odası tarafından bu görev ve yetkilerin ne kadarının gerçekleşip gerçekleşmediğini öğrenmek istiyorum.” İfadesini kullanmıştım.

            Bu hafta Kumru’da en üst düzey Ziraat Odası yöneticisi ile tam olmasa da görüşme imkânımız oldu. İlgili kanunla ifade edilen görev ve yetkiler Kumru’da tam olarak uygulandığını söylemek mümkün değil. Bunu söylerken, Odanın olabilmesi için kurumlar arası zorunlu kanuni işlerden söz etmiyorum. Benim gibi üreticinin “Doğrudan Gelir Desteği” alabilmek için yılda bir kez “çiftçilik belgesi” almak, bunun içinde aidat ödemek zorunda bırakılmam çiftçiye yönelik bir hizmet olamaz. Bir çiftçi olarak bana “sen gelmeyince biz sana nasıl fayda sağlayalım diyemezler. Çünkü, kanun onların önünde ve beni bilgilendirmek ve bana yapmam gerekenleri hatırlatmak onların görevi.

            Ben bilgi veya yardım için müracaat etsem bile yine kanundan kaynaklanan bir karışıklık var ortada. Neticede Kumru İlçe Tarım Müdürlüğü’de böyle bir görevi yapıyor. En azından ben böyle biliyorum. Devletin Tarım Müdürlüğü varsa Ziraat Odası neden var ki? Kanundan kaynaklanan bir durumsa, en azından çiftçilere yönelik kanunda var olan boşluk düzeltilir , bizim de kafamız karışmaz. Neticede kanunla görev ve yetkileri açıkça belirtilen Kumru Ziraat Odası ilçemizde kanunda belirtilen aşağıdaki faaliyetleri yapabilir, ya da yapıyorlardır.

            İlgili kanunda belirtilen benim açımdan yapılabilecek aşağıdaki görevler yapılsa çifçilere yönelik gözel şeyler olur. Mezbahalara, umumî sergilere, Tarım ve kırsal kesimin kalkınması için  her türlü eğitim, yayım ve danışmanlık faaliyetlerinde bulunmak, ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapmak, katkı ve önerilerde bulunma görevlerinden ne kadarı gerçekleştiriliyor? Çiftçilerin tarımsal girdilerini teminen  her türlü faaliyette bulunma hususunda neler yapılıyor? Yurt içi veya yurt dışı fuar, sergi düzenlemek ve katılmak, müsabakalar düzenlemek gibi görevler yapılabilecek faaliyetlerdir..  Ziraat ile ilgili laboratuarlar, ….. kitaplıklar, seyyar sinemalar, bitki hastalıklarıyla mücadele, ilaçlama yerleri kurmak ve ziraî ilaç, veteriner ilaçları, gübre, tohum gibi girdi satış yerleri, her türlü ziraat ve ziraî sanayî tesisleri, fidanlık ve ağaçlıklar, damızlık ve örnek ahır ve ağılları, aşım durakları, ziraat işletmeleri, çiftçi danışmanlığı merkezleri açmak ve işletmek, hayvan hastalıkları teşhis ve tedavi hizmetlerinde bulunmak, sulama, kurutma, ağaçlandırma, toprak koruma ve verimliliği muhafaza konularında çalışmak, uygulama, tesis inşası ve benzeri faaliyetlerde bulunmak, çiftçilerin üretim ve meslekleriyle ilgili her türlü ihtiyaçlarını karşılamak, bu hizmetleri yerine getirmek için gerekli teknik personel ve sağlık personeli istihdam etmek. Yukarıda belirtilen görevlerden büyük çoğunluğu ilçemizde yapılabilecek faaliyetlerdir. Benim için önem arz eden aşağıdaki görev tarımsal faaliyetler kadar önemlidir. İlgili kanundan aynen yazıyorum. Odalara kayıtlı muhtaç çiftçi çocuklarının, yurt içinde eğitimleri veya ihtisas ya da stajları için Birliğin onayı ile burs vermek. Bugüne kadar böyle bir burs verilip verilmediğini ben şahsen bilmiyorum.

            Kumru Ziraat Odası ya da buna benzer bir kurum veya kuruluş. Ben şahsen bu tür oda ya da birliklerin olmamasından yanayım. Benim iradem dışında kurulan ve bana danışılmadan devletin kurumları dışındaki kurum ve kuruluşları yanlış buluyorum. Benim de üyesi bulunduğum bir “ilksan” kanunla kurulmuş ve siz ilkokul öğretmeni olduğunuz an bilmeden oraya üye olur ve her ay sizden aidat parası kesilir. Böyle bir üye olmayı da, böyle bir aidat ödemeyi de doğru bulmuyorum. Daha düne kadar dernek ve vakıflardan bağış altında para alınıyordu. Gönül rızası ile bağış yapılır. Oysa zorla makbuz kesilir ve bağışa zorlanırdınız. Bugün kanuni düzenleme ile bu işlem bir ölçüde ortadan kaldırıldı. Bana göre çok hayırlı bir iş yapıldı. Bir gün gelecek vatandaşla devlet arasında bu tür oluşumlar bir kanunla ortadan kaldırılacaktır. Derneklerde olduğu gibi hiçte kıyamet kopmayacaktır. Yani TMO’nin fındık için devreye girmesi bir çiftçi olarak benim yüzümü güldürdü. Bana göre asıl olan Devletimizin kurum ve kuruluşlarıdır. Bitki Sevenler Derneği kurulsun ama, beni kimse kanunla da olsa beni oraya üye yapıp aidat altında paramı almasın. Yine ilgili derneğe üye olacaksam da kimsede beni engellemesin ve vereceğim paraya da kanun dâhil kimse karışmasın. Benim asıl söylemek istediğim de budur.

            Buluşmak ümidiyle… 

            Bekir AKKAYA /12.08.2006/ KARADENİZ HABER POSTASI           

............. © Bekir Akkaya Blogspot Copyright 1999 ©.............