Bu içerikler Bekir Akkaya tarafından oluşturulmaktadır .İçeriklerin izinsiz ya da kaynak belirtilip link verilmeksizin kopyalanması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na göre suçtur.

9 Aralık 2021

POSTACI MEHMET ALIR'LA SÖYLEŞİ /Bekir AKKAYA

Postacı Mehmet Alır

(Kesenizde Bereket Yoksa Bu Söyleşiyi Mutlaka Okuyun!)

-----

Hiç kötülük düşünmeyecek ve kalbi sevgi ile dolu biri var mıdır? Diye sorsalar aklıma ilk gelen kişi u olur herhalde. “Saf ve temiz” kelimeleri beklide en güzel şekliyle ona uyuyor. Kimse “saf” kelimesinden abdaldır, delidir ifadesi çıkarmasın. Buradaki saflıktan maksadım tek kelime ile bozulmamışlık

ve güzelliklerle donatılmışlıktır. Sözünü ettiğim kişi belki de en önemli işi yaptığı halde hiçbir hatada yapmamış. Yani hep görevinin bilincinde olmuş.Ne kadar zamandır derseniz? Hemen söyleyeyim, Tam 34 yıl…

                O’nun kalbindeki sevgi, çok fazlası ile sözüne de yansıyor. Kendisini uzun zamandır tanıdığım halde dertleşme ve paylaşma isteği kendisinden geldi. İtiraf edeyim ki, bu durumda böyle biri ile bugüne kadar bir araya gelmemekten dolayı epey üzüldüm. Devşiricilikle itham edilen biri için bu kötü bir durum. Çünkü bu konuşmayı çok önceden yapmış olmam gerekirdi.

                “Bak postacı geliyor” şarkısınıKumru’da söylüyorsanız, Mehmet Alır aklınıza gelmiyorsa, sizin iletişim noktasında eksikliğinizdendir. 1982’den bu yana tam 23 yıl Kumru’da her türlü mektubu o dağıtıyor. PTT’de bu göreve ise 1971 yılında İstanbul Topkapı’da başlamış.

                Mehmet Alır 1949 yılında Kumru-Kurtuluş köyünde doğmuş. Babasının adı Mustafa ve Annesinin adı Saniye Hanım. İlkokulu Fatsa – Beyceli Köyünde okuduktan sonra, ortaokulu ise İstanbul Şehremini Lisesinde tamamlamış. Çok küçük yaşlarda annesini kaybeden Mehmet Alır bu görevi babasından devralmış. Babanızda mı PTT’ci idi? dediğimizde “Evet o da postanede görevli idi. Babam İstanbul’a çalışmaya gitmişti. Gazetede bir ilan okumuş. Bunun üzerine imtihana girerek başarılı olmuş. Okuma yazmayı kendi kendine öğrenerek bu imtihanda gazete okuyabildiği için babama başka soru sormadan hemen görev vermişler. Daha sonra babam bir cinayetten dolayı ölünce askerlik dönüşünden üç gün sonra beni babamın yerine göreve başlattılar. İlk görev yerim Topkapı PTT’sidir. Sonra Ümraniye ve Üsküdar’da çalıştım. 1982 yılında da Kumru’ya geldim.” Dedi.

                İstemeden de olsa “Ne cinayeti?” dediğimde  birden dalıverdi ve “Bak dedi. Ben ortaokulu İstanbul’da sokaklarda okudum. Kimse elimden tutmadı. Çok eziyet ve yoksulluk çektim. Okul boyunca bir kaşık sıcak çorba içmedim.” Deyince bende pek üzerinde durmadım. Peki askerlik deyince? “ Acemi birliğimi Ankara’da, diğer bölümü ise tank şoförü olarak İstanbul’da tamamladığını” söyledi.

                Mehmet Alır PTT’de göreve başladıktan sonra güzel bir hayat yaşamış. 1974 yılında Sedef Hanımla evlenince 2 kız ve 2 oğlan dört çocuğu olmuş. Çocuklarınız deyince de “ oğlanlar okumadı” dedi üzülerek, sonra da  “ama kızlarım…” deyince gözleri bir güneş gibi parlayarak mutluluğu yansıdı bulunduğumuz mekana…Belli ki kızlarından gurur duyuyor. Anladığım kadarıyla onlar okumuş. Ve onların sanatsal yönlerini anlatırken hatta kendisinin ilkokulda tiyatro yeteneklerini söylerken “ benim gibi” demekten de geri durmuyor.

                Mektup dağıtıcılığının nasıl bir şey olduğunu sorduğumda elindeki en değerli oyuncağını yakında elinden alınacağını düşünen çocuklar gibi gözleri doldu. Ve “Ben bu mesleği seviyorum. Ve 34 yıldır severek yapıyorum. Bu benim her şeyim. 34 yıldır Kumru’ya gelen “muresalat”=her türlü mektup’ları ben dağıtıyorum. Gitmediğim hiçbir kapı ve görmediğim hiçbir ev yoktur. Görev dışı dahil hiçbir gün “PTT yazılı” elbisemi çıkartmadım. Ve ölene kadar çıkartmayacağım. Postacılığı çok seviyorum. Postacılık beni her yere ulaştırıyor. Herkesle beraber olma imkanım oluyor. Her makama ve her seviyeden insanlara ulaşma imkanım oluyor. Başka bir meslekte kesinlikle böyle bir imkan yoktur. Herkes beni kendinden biri olarak görüyor. Ben Tüm Kumru’daki evleri kapı numaralarına kadar bilirim. 34 yıldır posta dağıtıcılığı yapmak dile kolay. Ben her şeyimi buna borçluyum. İnanın mesleğimi çok seviyorum.” Diyor. “Bu meslek bana çok şey kazandırdı, böyle bir mesleğim olmasaydı…” cümlesi beni derinden düşündürüyor. Mehmet Alır “ben her şeyim, benden başka kimse yapamaz, ben olmasam her şey berbat olur” söyleminin aksine alçak gönüllülüğünün bütün güzelliği ile nimetleri kendinden değil, mesleğinde görüyor. Yani özü işaret ediyor.

                Olumlu veya olumsuz haber götürme noktasında unutamadığın bir anınız var mı? Deyince “Çoook..” ifadesinin ardından ilginç hatıralarını anlatıyor. Ve “ Topkapı’da bir mektubu bir eve götürdüm. Bizde kapılara dokunmak yoktur. Nasılsa öyle bırakılır. Evin kapısına gittiğimde içerde bir gencin yalnız başına oturduğunu gördüm. Kendisine bu eve bir mektup getirdiğimi söyleyerek mektubu uzattım ve evden ayrıldım. Yüz metre uzaklaşmıştım ki, genç çığlıklarla bana yaklaştı ve yüzümü gözümü öpmeye ve bana sarılmaya başladı. Öğrendim ki, genç yıllar önce sevgilisinden ayrılmış yataklara düşmüş. Benim götürdüğüm mektupla sevgilisinin kendisini af ettiğini öğrenmiş. Benim adımı ve adresimi aldı ve ayrıldı. Zaman sonra düğünün en önemli konuğu olarak beni çağırdı. Ve düğün boyunca beni en önemli yere oturtarak tüm davetlilere beni takdim etti. Beni günlerce gelinle damat hiç görülmedik bir biçimde beni İstanbul’un her yerinde ağırladı. Bunu hiç unutamıyorum. “Birde icra ile ilgili bir mektup götürdüğümde yaşlı kadının bayıldığını ve çok korktuğunu” söyledi.

                Yaş durumu olmasa idi çalışmaya devam edecektim” diyen Postacı Mehmet “ Bana gelen faturayı karıma ya da kocama verme” diyenler olduğu gibi, disiplin cezası alan öğrencilerin zaman zaman kendisini tehdit bile ettiğini söylemesi beni epey güldürdü. Öğrenciler için müsamaha yapmadığını söyleyen postacı Mehmet “ karı-koca” durumunda kendisinde kocaman bir liste bulunduğunu söyledi. Benim adımın olup olmadığını sorduğumda da “ bizim mesleğin en önemli raconu sırdır diyerek” ne yaptıysam bizim faturaların akıbetini öğrenme imkanım olmadı.

                28 Nisan 2005 Perşembe akşamı Kumru Aspava Lokantasında Mehmet Alır’ın gönül ve mesai dostlarından çok sayıda değerli insan bir araya geldi.   Kumru Kaymakamımız Sayın İlhami Doğan “Emekliye ayrılan Mehmet Bey’e bundan sonraki hayatında mutluluk ve başarı dileklerini iletirken “Bak postacı” şarkısını hatırlatarak 34 yıllık Mehmet Alır’ı, ailesini ve tüm sevenlerini samimi olarak tebrik etti. Davetlilerin alkışları eşliğinde Kaymakamımız İlhami Doğan’ın elinden takdir belgesini ve sevenleri tarafından verilen hediyeyi alırken Postacı Mehmet Bey ve ailesinin mutluluğu görülmeğe değerdi. Sevgi dolu Postacı Ailesini bizde tebrik ediyor, Postacı Mehmet Bey’e bundan sonraki hayatında başarılar ve mutluluklar diliyorum.  Mehmet Bey 1 Nisan 2005’te emekliye ayrılacak. Benim asıl merakım ise “Elindeki listede benim adımın kaçıncı sırada olduğu?…Son günlerde ayın sonunu getiremiyorum da!  Bu söylemlerin laf – şaka, biz yine sadete gelelim. “ Senden sır çıkmaz Mehmet Ağabey!” Sen benim fatura ve zarfları sakın hanıma verme…Gözünü seveyim abi, bu yaşta kötü şeyler de olabilir!

            Bekir AKKAYA/29 Nisan 2005 /Karadeniz Haber Postası Gazetesi

............. © Bekir Akkaya Blogspot Copyright 1999 ©.............

POSTACI MEHMET ALIR'LA SÖYLEŞİ /Bekir AKKAYA

Postacı Mehmet Alır

(Kesenizde Bereket Yoksa Bu Söyleşiyi Mutlaka Okuyun!)

-----

Hiç kötülük düşünmeyecek ve kalbi sevgi ile dolu biri var mıdır? Diye sorsalar aklıma ilk gelen kişi u olur herhalde. “Saf ve temiz” kelimeleri beklide en güzel şekliyle ona uyuyor. Kimse “saf” kelimesinden abdaldır, delidir ifadesi çıkarmasın. Buradaki saflıktan maksadım tek kelime ile bozulmamışlık

Vakitsiz uçmak /Bekir AKKAYA

Nasrettin Hoca bir gün sarp bir dağ yolundan giderken, derin bir uçurumun kenarına gelir. Bir anda eşeğin ayağı kayar. Aman demeye kalmaz, eşek uçurumdan uçar. Eşeğin hızla uçtuğunu ve sonunda da parçalandığını gören Hoca :
- Bizim eşek uçmasını öğrenmiş amma konmasını öğrenememiş!.. der.

Böyle bir eşek vakasının olup olmadığını bilmiyorum. Yalandan yere de bu fıkranın gerçek olduğuna da şahitlik yapamam. Uçma deyince “Gazuçarda laz uçmaz mı?” diyenlerin yok olduğunu da söylemek mümkün değil. Dolayısıyla, uçanlar ve konanlar olduğu gibi, bir ara uçtuğunu zannederek konma becerilerinin olmadığını ve parçalanma hadiselerinin sıkça rastlanıldığını da söylemek mümkündür.

Olayın ne derece doğru olup olmadığını bilmiyorum. Bir dostum anlatmıştı da o günlerde pek aklım ermemişti. Oğlan babasının gece ve gündüz demeden ibadet ettiğini görünce muziplik olsun diye evin çatı katına (biz tavan deriz) çıkıp “Ya Ahmet! Vaktin geldi Uç!” diye nida eder. Adamcağız cahilce yaptığı ibadetlerin sonunda hep uçacağını aklına koymuştur. Gözlerini yumup, sesi duymamaya çalışır. Kendini yoklar, bu durumda kulak çınlaması olabileceğini düşünür. Bir kaç kez derinden gelen sesin gerçek bir ses olduğuna inanıp gecenin sessizliğinde pencerenin kenarına gidip, elini kolunu sallamaya başlar. Sesin “Vaktin geldi Uç!” ısrarı üzerine ellerini açarak kendini pencereden aşağıya salar.

 Adamcağız uçmayı becerdiyse de konmayı beceremediğinden, evin altındaki kazıklara çakılır.
Büyüklerimiz “Acemi ördek göle arkasından (g) dalar” derken, belki de uçmayı başarıp, konmasını beceremeyenleri sözkonusu etmişlerdir. Kimbilir “Ayağını yorganına göre uzat” Sözünün belki de özü yine aynı kapıya çıkıyor.

Uçma ve konma kelimelerini, sadece kanata indirmek haksızlık olur. Konmasını bilememe hep parçalanma ile de sonuçlanmaz. Bir yoruma göre ölüm, acıların ve sıkıntıların da bitişidir. Bana göre uçma ve konma fiilinde en kötü sonuç sürünmedir. Bu durumu da hiçbir zaman gözden uzak tutmamak gerekir. Yani uçarken konmayı hesaplayarak hareket etmek en güvenilir bir durumdur.

Çıkma ve inme kelimeleri ile yükselme ve düşme kelimelerinin anlamları çoğu yerde uçma ve konma kelimelerine karşılık gelir. Parçalanma ile çarpma kelimesi de acemi ördeğin göle dalması sonucunda anlam kazanır. Bir fiilin etken mi edilgen mi olduğunu çevremizdeki acemilere bakarak anlama imkanımız var. Ya da kendimizi “Ettik mi, edildik mi ya da uçtuk mu uçulduk mu?” gibi sorulara doğru ama dosdoğru cevaplar vererek test de edebiliriz.

Geçen hafta Ünye Hotel Grant Kuşçalı’da Yazar Ahmet Yenin “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” sözüne inanmadığını buyurdu. Sayın Ahmet Yenin’e göre “Yalancıların mumu hep yanmakta ve hiç sönmemekte” imiş. Üstadın haklı sebepleri de olsa, ben bu atasözünün doğru olduğuna inanıyorum. Nedeni çok basit. 

Sayın Ahmet Yenin’de bu kanaatin oluşması bile sözün doğru olduğuna delildir. Söz konusu olan mumun yanması ve sönmesi değildir. Söz konusu olan uçmasını becerip, konmasını becerememe meselesidir. Eğer mum sönmemiş olsa bizlerde de böyle bir kanaat oluşmazdı. Ahmet Yenin’i yazmaya sevk eden, ya da tepkisini çeken durum parçalanma toptan yok olma meselesidir. Bu kadar karma karışık bir dünyada ve kararmış ruhlarda mum ışığından söz etmek mümkün değildir. Görünen hareketlilik, kuru kalabalıkların tsunamiden mal kaçırma hadisesidir. Buluşmak ümidiyle…
Bekir Akkaya
Yayın Tarihi : 7 Mart 2005 Pazartesi

Vakitsiz uçmak /Bekir AKKAYA

Nasrettin Hoca bir gün sarp bir dağ yolundan giderken, derin bir uçurumun kenarına gelir. Bir anda eşeğin ayağı kayar. Aman demeye kalmaz, eşek uçurumdan uçar. Eşeğin hızla uçtuğunu ve sonunda da parçalandığını gören Hoca :
- Bizim eşek uçmasını öğrenmiş amma

NEYE GÖRE DURUŞ, NEYE GÖRE İLKE?

Genel anlamda söylenen ve yazılanların doğruluklarından hiç kimsenin kuşkusu yoktur. Farklı fikir ve görüşler arasında yüzeysel anlamda itiraz edilecek bir durumda yoktur. Bu kastedilenin ne olduğu anlaşılıncaya kadar kimsede pek itirazda bulunmaz…

Konuşma ve yazma fiilini işleyen birinin özellikle dikkat etmesi gereken en önemli hususların başında, kullandığı kelime ve kavramların ne anama geldiğini öğrenmesidir. Bunun içinde mutlaka yanında bir lügat bulundurması zorunludur. Genel anlamda bu doğru olsa da işin ehli için o kelime ve kavramların hangi kaynaktan elindeki lügate aktarıldığını ve diğer kaynaklarda bu kelime ve kavramların ne anlama geldiğini de bilmesi zorunluluktur. Bu durum sıradan insanlar içinde geçerli bir kuraldır. Bunun sonunda meydana getirilen yazı veya görüş genelde kabul edilen bir durumdur.

İki kişinin bir araya gelerek konuşmaları ya da en fazla okuduğumuz yazılar genelde bu türden olup, itiraz edilen noktalarda olsa yazılan ve söylenenin dışında pek yapılmamakta ya da yapıldığı sanılmaktadır.

“Duruş” ve “İlke” kelimelerini inceleyerek söylemek istediklerimizi açıklamaya çalışalım. Lugatlarda “Duruş” kelimesi Durma tarzı olarak tarif edilirken, “ilke”; Temel düşünce, temel bilgi, prensip olarak açıklanmıştır. Bir yerde duruş ve ilkenin önemi üzerinde duruluyorsa buna hiçbir kimsenin itiraz etmesi mümkün değildir. Ne kadar konuşulsa konuşulsun,

NEYE GÖRE DURUŞ, NEYE GÖRE İLKE?

Genel anlamda söylenen ve yazılanların doğruluklarından hiç kimsenin kuşkusu yoktur. Farklı fikir ve görüşler arasında yüzeysel anlamda itiraz edilecek bir durumda yoktur. Bu kastedilenin ne olduğu anlaşılıncaya kadar kimsede pek itirazda bulunmaz…

Konuşma ve yazma fiilini işleyen birinin özellikle dikkat etmesi gereken en önemli hususların

Aptallığın İlacı Yok-2 /Bekir AKKAYA

Geçen haftaki yazımda Yeni Şafak’ta Ali Bayramoğlu’nun aptallar konusundaki görüşlerini sizlerle paylaşmış ve aynı yazıda Carlo M. Cipolla’nın “Aptallığın Temel Yasaları” adlı makalesinde belirttiği Aptallığın Altı Temel Yasasından üç tanesini sizlerle paylaşmaya çalışmıştım.

            Özetle “Akılsız yaratıkların insan ilişkilerinde kendilerine ve ilişki içersinde bulundukları insanlara zarar verdiği halde yaptıkları işlerin neden yaptığını hiç kimse bilmez, anlamaz ya da açıklayamaz. Bu böyledir ve izahı da mümkün değildir. Yapanlar ise aptal insanlardır

deyip insan özelliklerini Carlo M. Cipolla’nın ifadeleri ile aşağıdaki gibi açıklamaya çalışmıştık.

            “İnsanlar dört temel gruba ayrılırlar: Saflar, zekiler, haydutlar ve aptallar. İnsanların büyük bir bölümü tutarlı davranmaz. Bazı durumlarda bir insan zekice hareket eder ve başka hallerde aynı insan pek safça davranır. Zeki bir insan bazen haydutça, bazen safça davranır. Zeki bir insan bazen haydutça, bazen safça hareket edebilir. Kuralın tek önemli istisnası her türlü etkinlikte doğal olarak tam bir tutarlılık gösteren aptal insandır.

            Saf insan bir eylemde bulunup kendisine yarar sağlamadan ya da kendisi zarar görerek başkasına yarar sağlayan insandır.

            Bir kişi kendisine yarar değerine zarar vermişse, bu yararı diğerinin zararı üzerinden elde etmişse haydutça davranmıştır.

            Zeki insanların eylemlerinde her iki taraf da yarar sağlar.

            Aptal bir insan, kendisine hiçbir yarar sağlamadan, hatta bazen zarara uğrayarak, başka insan ya da insan topluluğuna zarar veren kişidir.

            Geçen hafta Aptallığın altı yasasından üçünü yazmıştık. Şimdi ise aptallığın diğer yasalarına birlikte göz atalım.

            “Aptallığın 4. Temel Yasası:

            Aptal olmayanlar her zaman aptalların zarar potansiyelini küçümser. Özellikle de aptal olmayanlar herhangi bir anda ve yerde, herhangi bir durumda, aptal insanlarla ilişki kurmanın veya onlarla bir araya gelmenin kaçınılmaz olarak pahalıya mal olan bir yanlışa yol açtığını sürekli unuturlar.

            Aptallığın 5. Temel Yasası:

            Aptal insan var olan en tehlikeli insan türüdür. Aptal, haydut insandan daha tehlikelidir. Aptalın eylemleri mantık kurallarına uymadığı için şu sonuçlar ortaya çıkar

1.     İnsan genellikle saldırının şaşkınlığıyla kalakalır.

2.              Saldırının bilincine varınca da insan mantıklı bir savunma yapamaz. Çünkü saldırının kendisi herhangi bir yapıdan yoksundur.

Aptallığın 6. Temel Yasası:

            Zeki insan zeki olduğunu biliyordur. Haydut, haydut olduğunun bilincindedir. Safderun kendi saflık duygusu içinde üzücü bir şekilde boğulup kalmıştır. Bütün kişilerin aksine aptal, aptal olduğunu bilmez. Bu da onun yıkıcı eylemine daha büyük güç, etki ve üretkenlik kazandırmaya kuvvetle yardımcı olur.

            Durum işte bu…

            Artık farkındasınız…

            Ne var ki bu durumun farkında olmanız size kesinlikle hiç bir şey kazandırmaz…

            Aptallar sizi o ya da bu şekilde kuşatmaya devam edeceklerdir.”

            Buluşmak ümidiyle…

                                                                                                                      Bekir AKKAYA

                                                                                                                    Kumru-07.04.2006

............. © Bekir Akkaya Blogspot Copyright 1999 ©.............

Aptallığın İlacı Yok-2 /Bekir AKKAYA

Geçen haftaki yazımda Yeni Şafak’ta Ali Bayramoğlu’nun aptallar konusundaki görüşlerini sizlerle paylaşmış ve aynı yazıda Carlo M. Cipolla’nın “Aptallığın Temel Yasaları” adlı makalesinde belirttiği Aptallığın Altı Temel Yasasından üç tanesini sizlerle paylaşmaya çalışmıştım.

            Özetle “Akılsız yaratıkların insan ilişkilerinde kendilerine ve ilişki içersinde bulundukları insanlara zarar verdiği halde yaptıkları işlerin neden yaptığını hiç kimse bilmez, anlamaz ya da açıklayamaz. Bu böyledir ve izahı da mümkün değildir. Yapanlar ise aptal insanlardır